Düşünce Hataları

Hikaye Ön Yargısı Nedir?

Hikaye ön yargısı, gerçeklerin, hikayeyi destekleyip desteklemediğine bakılmaksızın, insanların bilgiyi daha büyük bir öykünün veya kalıbın parçası olarak yorumlayıp hakikatleri çarpıtıp, basitleştirmesi eğilimine denir.

Hikaye Ön Yargısı

İsviçreli bir mimar olan ve ayrıca savaş sonrası edebiyatının Alman dilindeki en önemli yazarlarından biri sayılan Max Frisch bir keresinde “Elbise deniyor gibi hikaye deniyoruz” demişti.

Tabi Frisch’nin kast ettiği şeyin daha iyi anlaşılması için şöyle bir örnek verebiliriz; içinde yaşadığımız hayatın tüm ayrıntılarını, düşündüğünüz, hayal ettiğiniz ve yaptığınız her şeyi içerecek şekilde görünmez bir elin bunları not ettiğini düşünün. Hayatınızı her yönüyle yazan bu elin notlarında muhtemelen şu şekilde olan gözlemler var olurdu:

  • Kahve içti, şekersiz
  • Kırmızı bir Ferrari gördü ve sahibine sövdü
  • Komşu kadının kendisinden hoşlandığınu ve dudaklarından öptüğünü hayal etti
  • Tatil için rezervasyonunu yaptırdı, çok para ödedi
  • Markete ekmek almaya gitti

Liste buna benzer şekillerde uzayıp gider. Biz bu detay keşmekeşini eğip büküp bir hikaye haline getiriyoruz. Hayatımızı, izleyebileceğimiz ve hatırlayabileceğimiz şekilde bir şeye dönüşmesini istiyoruz. Zaten çoğu insan da buna “Anlam” diyor.

Hikayeler ve Etkileri

Hikayelerin ne denli etkili ve akılda kalıcılığını aşağıdaki basit bir örnek üzerinden anlatalım:

  • A) “Kral öldü, ardından kraliçe de öldü.”
  • B) “Kral öldü, ardından da kraliçe üzüntüsüne dayanamayıp öldü.”

Şu iki hikayeden hangisi sizin hatıranızda daha fazla yer etti?

İnsanların çoğu gibi cevap verdiğinizi farz edersek, ikinci hikayeyi, yani B’yi daha net hatırladığınızı söyleyebiliriz. Burada sadece iki ölüm birbirini izlemiyor, duygusal taraftan da birbirine bağlı. A hikayesi bir olay raporu gibi. B hikayesi ise “Anlamlı”. Bilgi kuramına göre ise A hikayesinin daha kolay depolanabilir olması gerekirdi, çünkü daha kısadır ama beynimiz böyle çalışmıyor.

Bu olayı da reklamcılık sektöründe ziyadesiyle görmek mümkün. Zira ürünün avantajlarının mantıksal şekilde sıralanmasından ziyade, hikaye anlatan reklamlar daha çok işe yarar. Gerçekçi bir bakış açısıyla yaklaştığımızda bir ürün için hikaye son derece gereksizdir. Ancak beynimiz bu şekilde çalışmıyor. O, hikaye olanlardan istiyor. Google’da bunu 2010’da Amerikan Super-Bowl reklamında ustalıkla kanıtlamıştı;

Bu fenomeni belki de en çok dünya tarihinin detaylarını irdelerken yapıyoruz. Bu irdeleme sonucunda onları çelişkisiz birer hikaye haline dönüştürüyoruz. Peki bu irdelemenin sonucunda neler oluyor?

Eh örnek vermek gerekiyorsa Versay Antlaşması’nın neden 2. Dünya Savaşı’na vesile olduğunu ya da Alan Greenspan, eski ABD Merkez Bankası Başkanı’nın eli bol finans politikasının niçin Lehman Brothers’ın batmasına sebep olduğunu “Anlıyoruz”.

Ya da Demir Perde’nin niçin yıkılması gerektiğinin veyahut Harry Potter’ın neden çok sattığının farkına varıyoruz. Bizim “Anlamak” adını koyduğumuz şeyi elbette ki o zamanlar pek kimse anlamamıştı. Zaten anlayamazdı da . Biz sonradan bunların içine birer “Anlam” yüklüyoruz. Yani, hikayeler müphem işler ama görünen o ki onlarsız da yapamıyoruz.

Nedeni de belli değil. Belli olan, insanların bilimsel olarak düşünmeye başlamadan önce dünyayı hikayelerle açıkladıkları. Mitoloji, bilindiği üzere felsefeden daha eskidir.

Zaten günümüzde de bu fenomenin örnekleri gözlerimizin önünde çok defa olmaktadır. Örneğin, arabanın biri köprüden geçerken köprü aniden çöker. Ertesi gün manşetlerde nasıl bir haber okuruz?

Arabada oturan talihsiz insanların hikayesini; nereye gitmeye çalıştığını, nereden geldiğini. Hayat hikayesini datayıyla öğreniriz: Falanca yerde doğmuş, filanca yerde büyümüş, mesleği şu vs. Eğer hayatta kalmışsa ve röportaj verebiliyorsa, kendisinden köprünün çökme anında neler hissettiğini tüm ayrıntılarıyla öğreniriz.

İşin saçma tarafı, bu hikayelerin hiçbirinin öneminin olmamasıdır. Önemli olanın bahtsız adam değil, köprünün inşaatı olmasıdır: Köprünün zayıf noktası tam olarak neresiydi? Sebep neydi? Malzeme yorulması mıydı? Eğer değilse, köprü önceden zarar mı görmüştü? Öyleyse, bu zarara yol açan neydi? Yoksa, tümden uygunsuz olan bir yapı tekniği mi kullanılmıştı?

Bütün bu önemli noktalardaki sıkıntı ise şudur: Bunlar bir hikayenin içine sığmaz. Hikayeler bizi kendisine çeker, soyut gerçekler ise bizi kendisinden uzaklaştırır, iter. Bu bir lanet gibidir. Zira önemli unsurlar önemsiz olanların uğruna gözden çıkarılır, ki bu aynı zamanda büyük bir şanstır. Aksi takdirde sadece araştırmaya ve gerçeklere dayalı kitaplar yazılırken romanlar ve hikayeler yazılmazdı.

Kendi otobiyografimizden tutun da dünya tarihine kadar olan her şeyi “Anlamlı” hikayeler şekline sokuyoruz. Böylece gerçekleri olduğu halinden başka hallere sokuyor, çarpıtıyoruz, ki bu da kararlarımızın niteliğini oldukça derinden etkiliyor.

Hikaye ön yargısı söz konusu olsun ya da olmasın karşı önlem olarak yapılması gereken birtakım tavsiyeler bulunmaktadır. En basitinden hikayeleri birbirinden ayırın ve kendinize şu soruyu sorun: Bu hikayenin gizlemek istediği şey nedir?

Kaynak

Dawes, Robyn M.: Everyday Irrationality: How Pseudo-Scientists, Lunatics, and the Rest of Us Systematically Fail to Think Rationally, Westview Press, 2001, S. 111 ve devamı.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu