Düşünme

Ortak Malların Trajedisi Nedir?

Ortak malların trajedisi, ortak kullanıma açılmış malların, dolayısıyla hor kullanıma da açık olması ve çabuk tüketilmesiyle ortaya çıkan durumdur.

Ortak Malların Trajedisine Dair

Çevrenizde “kendi malın olsa böyle hor kullanmazdın” diyenlere denk gelmişsinizdir. En güzel örnek ise tuvaletler verilebilir. Ortak kullanımda tuvaletlerin, bireysel kullanımda olanlara nazaran pis olma sebebi tam da bu yüzdendir.

1968 yılında Garrett Hardin tarafından yayınlananThe Tragedy of Commons, Türkçesiyle; Ortak malların trajedisi adlı makalede, herkesin kullanımına açık kamusal mallarda, yani; deniz, akarsu, göl v.b. şeylerde, insanların yakın gelecekte elde edecekleri menfaatleri için harekete geçtiklerini ve bağlı bulundukları grup içindeki diğer insanlardan da etkilenerek birbirlerini de olumsuz bir şekilde etkiliyerek yanlış kararlar aldıklarını ortaya koymuştur.

Kamusal Mülkiyet Trajedisi

Ortak malların trajedisi“, Hardin tarafından “Kamusal mülkiyet trajedisi” olarak isimlendirmiştir. Hardin’in düşüncesine göre insanlar kamusal mallar üzerinden bir ücrete tabi olmamalarının verdiği rahatlıkla kazançlarını arttırmak ve maksimum faydaya ulaşmak isterler. Kendisi gibi bir birey olan başkalarını ilgili ürün için rakip görürler ve başkası o ürünü yemeden önce olabildiğince fazla tüketmeye çalışırlar. Bu nedenle de ortak mallar üzerinde aşırı tüketime yönelirler. 

Ortak maldan yararlanan herkes bir nevi rekabet içindedirler. Dolayısıyla birbirlerinin tüketimlerini arttırdıklarını anladıklarında kendileri de aynı şekilde davranmak isterler. Netice bu davranış şekli sürekli artarak devam eden bir kısır döngüye dönüşür. Bu durum da sınırlı kaynakların çabuk bir şekilde tükenişine sahne olur.

Günü kurtarmak isteyen ortak mal üzerinden fayda sağlayan bireyler uzun vadede yaptıkları yanlış seçimlerin sonuçlarına katlanmak durumunda kalırlar. Kurnazca davrandığını ve kısa vadede avantaj sağladığını düşünen grup üyeleri hem kendi gelecekleri hem de gelecek nesiller için tehdit oluştururlar.

Bir şehrin bütün çiftçilerinin kullanabileceği yemyeşil bir arazi düşünün. Beklenen, her bir çiftçinin mümkün olduğu kadar çok hayvanını otlatmak için bu çayıra göndermesidir. Kaçak avlanıldığı ve hastalıklar çıktığı sürece, yani hayvanların sayısı belirli bir sayıyı aşmadıkça, dolayısıyla arazi sömürülmediği takdirde bu fikir işler. Durum böyle değilse, o güzel kamusal mülkiyet fikri büyük bir trajediye dönüşür ve hızlı bir mal tükenimine sahne olur.

Fazlasını isteyen her insan gibi bir çiftçi de haliyle kazancını en üst düzeye taşımaya çalışır. Kendine şunu sorar: “Kamusal alana bir hayvanımı daha gönderirsem benim bundan çıkarım ne olur?”

Çiftçi için bir hayvan ilave çıkar söz konusudur, yani “fazladan bir 1”. Fazladan bir hayvanla arazinin otlak olarak fazlasıyla kullanımının dezavantajını herkes birlikte taşır. Böylece bu sebeple oluşan kayıp her bir çiftçi için “-1”in çok küçük bir kısmıdır.

Bu bakış açısıyla otlağa fazladan bir hayvan daha yollamak mantıklıdır. Sonra bir hayvan daha. Ardından bir tane daha. Kamusal mülkiyet çökene dek.

Her çiftçi ben de ben de diyerek hayvan gönderdiğinde mera artık yeterli bir otlama alanı sağlayamayacak duruma gelir. Böylece Ortak malların trajedisi yaşandığında bütün çiftçileri kötü bir şekilde vurmuş olur…

Ortak Malların Trajedisi Nasıl Önlenir?

Yanlışın büyüklüğü bunun eğitim, bilgilendirme, tanıtım kampanyaları, “sosyal hislerimize” seslenme, papalık – şeyh fetvaları ya da pop yıldızlarının öğütleriyle ortadan kaldırılabileceğini düşünmektir. Kesinlikle ortadan kalkmaz. Kamusal mülkiyet sorununu gerçekten çözmek isteyenler için iki seçenek vardır: Özelleştirme ya da işletme.

İşletme, örneğin bir devletin kurallar koyması anlamına gelebilir: Belki kullanım bedeli konur, belki kullanım süresi sınırlanır. Özelleştirme daha kolay bir çözümdür, ama işletme de savunulabilir.

Daha açık ifade edersek, yeşil çayırlar birilerinin ellerine teslim edilir ya da çayıra giriş belirli kurallara göre düzenlenir. Amerikalı bir biyolog olan Garrett Hardin’e göre diğer her türlü çözüm önerisi yıkıma sebep olur. Bu davranışın nedenleri olarak iki şey göze çarpmaktadır:

  • İlk olarak, neredeyse bütün insanlık tarihi boyunca sınırsız kaynaklar kullanımımıza açıktı.
  • İkinci olarak, on bin yıl öncesinde kadar küçük gruplar halinde yaşıyorduk. İnsanlar birbirlerini tanırdı. Biri kendi çıkarlarını gözetip topluluğu kullandığında bu hemen fark edilir, intikamı alınır ve çeşitli cezalara çarptırılırdı. Bu cezalardan ismin lekelenmesi, utanç yaptırımı küçük gruplarda bugün bile işe yarar. Fakat bu yaptırımlar anonim bir toplulukta işe yaramaz.

Her nerede çıkar bireylere ama maliyet topluluğa aitse, kamusal mülkiyet trajedisi pusuya yatmış bekliyordur: CO2 salımı, orman tahribatı, su kirliliği, aşırı sulama, radyo frekanslarının aşırı kullanımı, umumi tuvaletler, uzay çöpü, batmalarına izin verilmeyecek kadar büyük şirketler…

Ama bu çıkarcı davranışın tamamen ahlak dışı olduğu anlamına gelmez. Çayıra fazladan bir inek daha yollayan çiftçi canavar değildir. Yıkıcı etkiler, benzer davranışın grubun geneline yayılması ve sistemlerin yenilenme kapasitesinin sınırlarını aşmasıyla yaşanmaktadır.

Elbette, davranışlarının insanlık ve ekosistem üzerindeki etkilerini titizlikle dikkate alan insanlar var. Fakat bu tür bir kişisel sorumluluğa umut bağlayan her türlü politika önerisi budalaca olur. İnsanların ahlaki mantıkla veya dürüst bir davranışla davranacakları hesaba katılamaz. Zaten hesaba katılsa da işe yarayacağı kesin değildir.

Uzun lafın kısası, adı geçen iki çözüm söz konusu etkili olacaktır:

  • Özelleştirme
  • İşletme

Özelleştirilmesi pek mümkün olmayan şeyleri; ozon tabakası, denizler, uyduların yörüngeleri işletmek gerekir, geri kalan şeyleri ise özelleştirmek faydalı olacaktır.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu